Tanzimat dönemindeki kültürel ortamda Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal'in eserlerinde ‘vatanın ve ümmetin' bir parçası olan Kürtler, Servet-i Fünun edebiyatınında bunalım konusu oluyorlar; Kürtlerin yaşadıkları bölgeler ‘mecburi hizmet' yerleri, Kürtlerse kâh ‘küçük hammal', kâh ‘ağa' oluyorlar.
Kırılma noktası Mehmet Rauf'un Halas romanıyla gerçekleşiyor. Ziya Gökalp'in öncülüğündeki Milli Edebiyat'ta ‘milliyet ve kavmiyet' ağırlık kazanıyor. Türk'e ‘uygar' ve ‘erkek' rolü verilirken, Kürt ‘vahşi' derekesine indirilip ‘dişi'yi sembolize ediyor. Avrupa, Türkleri nasıl görüyorsa, Türkler de ‘hor görecekleri' bir millet buluyorlar.
Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki dönemde Kürtlerin konumu ne ise, aynı denklemin edebiyatta kurulduğunu gözlemliyoruz. Halide Edip özel bir yer tutarken; resmi ideolojinin içinde ve kenarlarında duran Yakup Kadri, Mithat Cemal Kuntay ve Nihal Atsız gibi isimler ‘Kürt'ün yok sayılmasında neredeyse baş rolü oynuyorlar.
Nâzım Hikmet, Sait Faik, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal'le esen rüzgârda ‘Kürd' ad, insan ve varlık olarak roman sayfalarında yeniden beliriyor; tabii bu noktada, yazarın özel olarak dert edindiği Kemal Tahir'in, Cumhuriyet'e dahi ‘rahmet okutan' dışlayıcı, horgörücü tutumunun özellikle altını çizmeyi ihmal etmemek gerekiyor.
1970'li yıllarda Sevgi Soysal ve Ferit Edgü'nün kalemleri ‘Kürt'ün varlığına daha bir insani/siyasal yaklaşım sergilerken, 1980 sonrası iklimde Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu, Oya Baydar, Ahmet Altan, Ayşe Kulin ve Murat Uyurkulak gibi yazarların sergilediği yelpaze çok renkli bir Kürt manzarası sunuyor. Birbirinin elyazısı ve yıkıntısı olan bu iki halk, 2000'li yıllarda boz bulanık akıyorlar…
Tanzimat dönemindeki kültürel ortamda Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi ve Namık Kemal'in eserlerinde ‘vatanın ve ümmetin' bir parçası olan Kürtler, Servet-i Fünun edebiyatınında bunalım konusu oluyorlar; Kürtlerin yaşadıkları bölgeler ‘mecburi hizmet' yerleri, Kürtlerse kâh ‘küçük hammal', kâh ‘ağa' oluyorlar.
Kırılma noktası Mehmet Rauf'un Halas romanıyla gerçekleşiyor. Ziya Gökalp'in öncülüğündeki Milli Edebiyat'ta ‘milliyet ve kavmiyet' ağırlık kazanıyor. Türk'e ‘uygar' ve ‘erkek' rolü verilirken, Kürt ‘vahşi' derekesine indirilip ‘dişi'yi sembolize ediyor. Avrupa, Türkleri nasıl görüyorsa, Türkler de ‘hor görecekleri' bir millet buluyorlar.
Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki dönemde Kürtlerin konumu ne ise, aynı denklemin edebiyatta kurulduğunu gözlemliyoruz. Halide Edip özel bir yer tutarken; resmi ideolojinin içinde ve kenarlarında duran Yakup Kadri, Mithat Cemal Kuntay ve Nihal Atsız gibi isimler ‘Kürt'ün yok sayılmasında neredeyse baş rolü oynuyorlar.
Nâzım Hikmet, Sait Faik, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal'le esen rüzgârda ‘Kürd' ad, insan ve varlık olarak roman sayfalarında yeniden beliriyor; tabii bu noktada, yazarın özel olarak dert edindiği Kemal Tahir'in, Cumhuriyet'e dahi ‘rahmet okutan' dışlayıcı, horgörücü tutumunun özellikle altını çizmeyi ihmal etmemek gerekiyor.
1970'li yıllarda Sevgi Soysal ve Ferit Edgü'nün kalemleri ‘Kürt'ün varlığına daha bir insani/siyasal yaklaşım sergilerken, 1980 sonrası iklimde Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu, Oya Baydar, Ahmet Altan, Ayşe Kulin ve Murat Uyurkulak gibi yazarların sergilediği yelpaze çok renkli bir Kürt manzarası sunuyor. Birbirinin elyazısı ve yıkıntısı olan bu iki halk, 2000'li yıllarda boz bulanık akıyorlar…